GÜNDEM

Urfa Yahudilerinden Azur Bozo'nun Oğlu Harun Bozo’nun Hatıralarındaki Eski Urfa

Şanlıurfalı yazar ve çevirmen Sabahattin Güler, Mayısı 2021 tarihli ŞURKAV Dergisinin 40'ıncı sayısında Urfalı Harun Bozo’nun dilinden 70 yıl önceki Urfa ve Urfalı Yahudilere yer verdi.

Abone Ol

Urfa Yahudilerinden Harun Bozo’nun anılarında 70 yıl önceki Urfa ve Urfa Yahudilerini şöyle anlatıyor;

"Babamın bana anlattığına göre, atalarım Irak’tan gelmiş ve yaklaşık 500 yıl önce Harran'a yerleşmişti. Urfa'da aslen çok az Yahudi aile vardı, diğerleri başka yerlerden gelmişti; bazıları Halep'ten, bazıları Siverek'ten ve bazıları da Diyarbakır'dan gelmişti. Ancak, Nasır, Hıdır, Muğrabi, Atiye ve Urfalı gibi üç veya dört büyük zengin ve ünlü aile Irak'tan geliyordu. Antel, Elfiye, Binler, Dayan, Milhem ve Mısri aileleri Halep’ten gelmişti.

Sahud, İlya Hıdır, Haham Azur ve Murdoh aileleri Siverek'ten gelmişti. 1800’lü yıllarda Urfa'da 1000 Yahudi nüfusu olduğunu söylüyorlar. Urfa'da yaşadığım yıllarda şehirde 200 Yahudi aile vardı. Urfalı Yahudiler dinlerine çok bağlıydılar. Cumartesi günleri dükkânlarını açmazlardı. Kimse cumartesi günü sigara içmez veya bir arabaya binmezdi ve herkesin herkesi tanıdığı gibi, herhangi bir dedikoduyu kışkırtmamak için daha fazla özen gösterilirdi.

Babamın 1922’de Urfa’nın Askeriye Mahallesi’nde büyük bir taş evi vardı. Bu ev çok güzeldi. O dönemde Urfa'da özel bir mimari yoktu. Ev pürüzsüz beyaz taşlardan yapılmıştı. Büyük bir hayadı, 150 metrekarelik bahçesi ve Urfa'da bir evin sahip olabileceği en güzel manzaraya sahipti. Evin içinde 6 oda, 1 mutfak ve bir mikve (bayanların temizlendikten sonra yıkandığı havuz) vardı. Tuvalet dışarıdaydı. Mikve'nin yanında bir kuyu vardı.

Mikveyi bu kuyunun suyu ile doldururlardı. Muhteşem mobilyalarımız, antika koltuklarımız ve sandalyelerimiz vardı. Bunlar Urfa işi değildi ve babam onları Halep'ten getirtmişti. Daha sonra 1950’de İstanbul'a taşınırken onları da bizimle getirdik. Urfa'daki evimizde musluk suyu yoktu. Bir kuyu vardı. Bu suyu yıkama ve temizlikte kullanırdık. Benim zamanımda kuyunun suyunu içmezdik. Evimizin yakınında “Karapınar” denen bir akarsu vardı. O pınardan su alır, o suyu içerdik. Musluk suyu 1945’te Urfa’ya geldi ve o suyu içmeye başladılar. Elektrik yoktu. Gaz lambalarımız vardı. Isınmak için mangal kullanırdık. Evlerimizde güzel, dekoratif mangallar vardı.

Bazen bir veya iki saat elektrik gelirdi ama bu çok nadirdi. Urfa'da tek bir sinema vardı ve bu da elektrik olmadığı için gerektiği gibi çalışmıyordu. Evimizin yanında büyük bir bahçemiz vardı. Bahçede dut ağaçları vardı. Bahçemizde belki 100 çeşit çiçek vardı. Bahçeyi güzel bir çiçekliğe çevirmişti. Yaz geceleri de damda uyurduk. Komşular bizi göremesin diye yatakların etrafına çığ perdeler koyardık.

Urfa küçük bir yerdi, bu yüzden halkı çok dindardı. Yahudiler dışarı çıkmayı pek sevmezlerdi. Kendi aralarında sosyalleşmişlerdi. Yaşlılara büyük saygı ve bağlılık vardı. Cumartesi günü sinagoga gitmeyen kimse yoktu. Hiç kimse trefa (murdar et) yemezdi. Etin pişirildiği tencere ve tavalarda hiçbir süt ürünü pişirilmezdi. Sefarad Yahudileri, pirinç çuvallarının içine bir şey düşmesi ihtimaline karşı pirinç yemiyorlardı. Bu yüzden aslında pirinci defalarca temizliyoruz ve bizim için onu yemek yasak veya günah değil. Ancak pilav pişince hemen yenmeli ve ertesi güne kalmamalıdır.

Urfa’daki tüm eğlence başka aileleri ziyaret etmekti. Babam da aile içinde çok seviliyordu. Yahudi aileler kendi aralarında arkadaştı. Müslüman ailelerle arkadaş olma konusunda isteksizlerdi. Yahudi komşularımızın çoğu Halep’e, New York’a, Arjantin’e ve daha fazla sayıda da İsrail’e göç etti. İsrail’e gittiğimde birçoğuyla orada tanıştım.
Urfa’da Kürtler ve Araplar olmak üzere iki tür aile vardı. Genelde Araplarla iş yapardık. Arap köylüler çok iyi insanlardı. Bu insanlar şehre geldiklerinde bizim evimizde kalırlardı. Onlar için yemek yapardık. Yemek yerlerdi ve sonra babamdan mal alırlardı. Bu Araplar fakir ama iyi insanlardı. Şehir halkı ise her zaman Yahudilere tepeden bakıyordu. Bizi sinek olarak görürlerdi ve bu gururumuza çok dokunurdu.

Yazın Urfa’da en çok Balıklıgöl’e giderdik. O gölde nasıl yüzüleceğini öğrendim. Balıklıgöl kutsal bir yer olarak kabul edilmişti ve bu nedenle gölde yüzmek daha sonra yasaklandı. Atamız İbrahim’in oralarda bir mağarada doğduğu söylenir. Kral Nemrut’un heykellerini, putperestlik karşıtlığı adına parçaladıktan sonra dağdan ateşe atıldı. Ama bugün Rızvaniye Camii’ndeki cennet gibi Balıklıgöl ile sembolize edilen ateş suya ve yanan odun balığa dönüşmüştü. Bunu bilmeden bir gün Urfa’ya gitmiştim ve gölde balık tutmaya başlamıştım. Arkadaşım beni son anda uyarmıştı: “Seni burada balık tutarken görürlerse öldürürler” demişti. Gerektiği gibi korkarak, daha önce yakaladığım balığı bile göle fırlatmıştım.

İstanbul’da bulunduğum yıl olan 1947’de çok önemli bir olay yaşanmıştı. Eskiden Siverekli Hayamo Haymun adında bir Yahudi vardı. O da bir tuhafiyeciydi. En büyük oğlu Hayim Haymun, ailesinin parasını harcayan iyi olmayan biriydi. 1944’de evini terk etmişti. Şeyh Muhammed'in öğrencisi olmuştu ve İslam’a geçmek istemişti. Ahmet Kemal ismini almıştı. Urfalılar bu durumu çok dindar oldukları ve din değiştirenlere kötü niyetli oldukları için beğenmediler. Bu çocuğun ailesi pek iyi durumda değildi ve diyorlardı ki, “Müslümanlar ona para teklif ederek onu baştan çıkardılar.” Her neyse, bir süre sonra bu çocuk askerliğini yapmak için Ankara’ya gitti.

Askerlik görevi sırasında Yahudi bir kıza âşık oldu. Çocuğun ailesi onu görmeye Ankara’ya gitti. Kız, Yahudiliğe dönmesi şartıyla onunla evlenmeyi kabul etti. O da kabul etti ve ailesine iyi haberi verdi. Ailesi çok mutlu bir şekilde Urfa’ya dönerek haberi yaydı. Urfalı Müslüman halk bu haberi duyunca çok sinirlendi. 1946 sonbaharında Haymun izinli olarak Urfa’ya geldi. Şeyhi, Yahudiliğe dönmemesi için beynini yıkamaya çalıştı.

Haymun kararsız kalmıştı ve Ankara'ya döndü. Haymun’un din değiştirme arzusu, Yahudilere ve özellikle Şorkaya Ailesi’ne açıkça büyük bir nefret uyandırmıştı. 30 Aralık 1947 gecesi Urfa hahamları Azur, Haham Yusuf Kohen ve İsak Hayim, Şorkaya’nın kayınpederinin ruhu için Kadiş okumak üzere toplanmışlardı. Yemekten sonra hahamlar gitmişti. Evde el-Medeh adında bir hizmetçi çalışıyordu.

O gece korkunç bir yağmur fırtınası vardı. Ev halkı yattıktan sonra, el-Medeh kimliği belirsiz katillere kapıyı açtı ve tüm ailenin öldürülmesinin nedeni oldu. El-Medeh bu suçtan sonra ortadan kayboldu. Şorkaya Ailesi’nin 7 üyesi İsak Hayim Sorkaya, karısı Mazal, oğulları Yosef, Yaakov, kızları Raşel ve Ester ve kayınvalidesi Semha öldürüldü. Polis sorgulamak için Yahudi erkeklerini aldı. 68 yaşındaki babam o sırada iş için başka köylere gitmişti.

Babamı ve Yusuf Kohen’i evlerinde kalırken Şorkaya Ailesi'ni öldürmekle suçladılar. Böylece babam köylerden döndüğünde onu yakaladılar. Babam Ezra Azur Bozo, Nesim Binler, Şohet Davut Hıdır, Haham Azur ve Yosef Hamus, sorgulandı. Babam suçlamaları kabul etmedi. Babam bir sineği bile incitemezdi. Duruşma için onu Malatya’ya gönderdiler. Ona avukatlar gönderdik. Ancak duruşma sırasında, iyi avukatlar sayesinde babamın lehine karar vererek serbest bırakıldı."