GÜNDEM

Karahantepe ve Göbeklitepe'den Taştepeler'e İnsanlık Tarihi

İstanbul Üniversitesi Tarih Öncesi Arkeolojisi Anabilim Dalı Başkanı, Taştepeler Projesi Koordinatörü Prof. Dr. Necmi Karul, Şanlıurfa’daki Neolitik Çağ araştırmalarının insanlık tarihinin en önemli dönüşümlerinden birine ışık tuttuğunu belirterek, yerleşik yaşama geçiş sürecinin bugünkü toplumsal düzenin temellerini oluşturduğunu söyledi.

Abone Ol

İnsanlar, yerleşik hayata ne zaman geçti?

Avcı-toplayıcı hayattan kalıcı yerleşik hayata geçme süreci ne?

Tarımın keşfi, bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi tam olarak ne zaman hangi dönem oldu?
Buzul çağının sona ermesi ve havaların ısınmasıyla doğada yenilebilir yabani tahıl ile bitki türleri ne zaman çoğaldı?

İnsanlar önce yabani ekinleri topladı, ardından kendi tohumlarını ekip biçmeyi öğrenerek tarlaların başında kalmaya başladı. Bu süreç nasıl yaşandı?

Bu düzenin ve sürecin ilk örneklerinin Orta Doğu’da, özellikle Türkiye’nin güneydoğusunu da içine alan Bereketli Hilal coğrafyasında görüldüğüne ilişkin araştırmalar devam ediyor.

Kalıcı taş ve kerpiç evler, küçük köyler, ardından kasabalar kuruldu. Nüfus arttı, tescilli toprak mülkiyeti, ticaret, zanaat ve toplumsal sınıflar ortaya çıktı.

Tüm bunlar yıllar alan araştırmalar sonucunda ortaya çıkıyor…

12 BİN YIL ÖNCE…

İstanbul Üniversitesi Tarih Öncesi Arkeolojisi Anabilim Dalı Başkanı, Taştepeler Projesi Koordinatörü Prof. Dr. Necmi Karul, Şanlıurfa’daki Neolitik Çağ araştırmalarının insanlık tarihinin en önemli dönüşümlerinden birine ışık tuttuğunu belirterek, yerleşik yaşama geçiş sürecinin bugünkü toplumsal düzenin temellerini oluşturduğunu söyledi.

Karul, Şanlıurfa’daki Neolitik Çağ araştırmalarının yalnızca geçmişi değil, bugünkü toplum düzeninin kökenlerini de anlamaya yardımcı olduğunu belirtti.
Karul’a göre Göbeklitepe ve Karahantepe’de ortaya çıkarılan bulgular, insanların 12 bin yıl önce nasıl bir araya gelerek ilk toplumsal örgütlenmeleri oluşturduğunu gözler önüne seriyor.

İnsanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen yerleşik yaşama geçiş süreci, Şanlıurfa’da yürütülen kapsamlı arkeolojik çalışmalarla yeniden değerlendiriliyor.

Karul, Taştepeler Projesi kapsamında yürütülen araştırmaların insanlığın ortak geçmişine ışık tuttuğunu anlattı.

TAŞTEPELER PROJESİ NEDİR?

Bugün 36 akademik kurumun yer aldığı projede, Türkiye’den ve dünyanın farklı ülkelerinden 200’ün üzerinde araştırmacı görev yapıyor.

Proje, ilk yerleşik toplulukların yaşam biçimlerini, beslenme alışkanlıklarını, çevreyle ilişkilerini ve toplumsal örgütlenmelerini bütüncül bir yaklaşımla incelemeyi amaçlıyor.
Prof. Dr. Karul, avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik yaşama geçişin yalnızca bir barınma değişikliği olmadığını, aynı zamanda insan ilişkilerini ve toplumsal yapıyı kökten dönüştürdüğünü ifade etti.

İnsanların küçük ve hareketli gruplar halinde yaşadığı dönemlerden sonra aynı yerde yıl boyunca yaşamaya başlamalarının daha kalabalık toplulukları ortaya çıkardığını belirten Karul, bunun yeni bir örgütlenme biçimini de beraberinde getirdiğini söyledi.

Göbeklitepe ve Karahantepe’de ortaya çıkarılan büyük yapılar ile yaşam alanlarının bu dönüşümün somut izlerini taşıdığını vurgulayan Karul, bu yerleşimlerin bugünkü toplumsal yaşamın temellerinin atıldığı dönemlere işaret ettiğini kaydetti.

Karul’a göre Neolitik Çağ yerleşimleri, insanların birlikte hareket etmeyi, dayanışmayı ve ortak karar almayı öğrendiği ilk büyük toplumsal deneyimlerden biri olarak değerlendirilebilir. Kazılarda ortaya çıkarılan bazı yapıların yalnızca belirli ailelere değil toplumun tamamına hizmet eden ortak mekânlar olduğunu belirten Karul, bu durumun kolektif yaşam kültürünün geliştiğini gösterdiğini ifade etti.

Göbeklitepe ve Karahantepe’deki anıtsal yapıların yalnızca mimari eserler olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Karul, bu alanların insanların bir araya geldiği, kararlar aldığı, ritüeller gerçekleştirdiği ve ortak deneyimler paylaştığı mekânlar olabileceğini belirtti. Bu yapıları “ilk meclisler” olarak tanımlamanın yanlış olmayacağını ifade eden Karul, geniş bir coğrafyada benzer planlarla inşa edilen bu yapıların ortak yaşam kültürünün önemli göstergeleri olduğunu söyledi.

BİLİM İLETİŞİMİ TOPLUMLA BİLİM ARASINDA KÖPRÜ KURUYOR

Araştırmaların bir diğer önemli boyutunu insanın doğayla kurduğu ilişkinin oluşturduğunu belirten Karul, milyonlarca yıl boyunca doğanın bir parçası olarak yaşayan insanın, yerleşik yaşamla birlikte doğayı dönüştüren bir aktöre evrildiğini ifade etti.

Karul’a göre bugün yaşanan çevresel sorunların kökenlerini anlamak için de Neolitik Çağ önemli ipuçları sunuyor. İnsanlığın doğayla kurduğu ilişkinin dönüşümü yaklaşık 12 bin yıl önce başlayan bu süreçte şekillendi.
Geçmişten günümüze bilimsel gelişmeleri de değerlendiren Karul, şunları kaydetti:

“Bilim ya da toplumsal yaşam her zaman o dönemde yaşayan insanlar için eleştirilecek yönler içerir. Bu insanın belki de daha iyisini arzu etmesinden kaynaklıdır. Ama bilim hiçbir zaman geri gitmemiştir. Dolayısıyla gençlere tavsiye edilebilecek şey, bu akışa, bu momentuma ayak uydurmalarıdır.”

Bilim iletişiminin günümüzde her zamankinden daha önemli hale geldiğini vurgulayan Karul, bilim insanlarının ürettikleri bilgiyi toplumun anlayabileceği bir dile dönüştürmelerinin her zaman kolay olmadığını belirtti. Bu noktada bilim iletişimcilerine ve kurumsal yapılara önemli görevler düştüğünü ifade eden Karul, Yükseköğretim Kurulunun yürüttüğü Bilim İletişimi Ofisi çalışmalarını ve Bilim Kafe etkinliklerini değerli bulduğunu söyledi.
Karul, “Bir alanı yeni öğrenmeye çalışanlarla, o alanda ilgisini uzun süredir sürdüren ve okumuş ilgilenmiş yani zaman ayırmış insanlar arasında fark vardır. Ve her bilim insanının da yaptığı işi herkesin anlayacağı dile tercüme etmesini beklememek gerekir. Dolayısıyla burada aracı kurumlar ki Yükseköğretim Kurulunun misyonlarından birinin de bu olması aslına bakarsanız mantıklı ve sevindirici. Dolayısıyla bu önemli bir rol.” değerlendirmesinde bulundu.
Kaynak: Milli Gazete