Urfalı fotoğraf sanatçısı, şair yazar  Abdullah Rezzak Elçi, bu kez ramazanın fotoğrafını, vesikalık değil, boydan çekti.

Urfa’nın fotoğraf çerçisi, turizm elçisi Abdullah Elçi, Ura şivesiyle geçmişteki ramazanları, heyecanları,  karşılıklı konuşmaları, cüzleri, mukabeleleri, Şevki hafızı, bir turistle Urfalının efsane diyalogunu nefis bir yazı döktü.

Gözden kaçırmayın

Mehmet Nur Güllüoğlu, Şanlıurfalı Hemşehrileri İle Buluştu Mehmet Nur Güllüoğlu, Şanlıurfalı Hemşehrileri İle Buluştu

Okuyucun gözünde canlandırmasına vesile olan cümleleri, kelimeleri dünden bugüne Urfa’daki ramazanı anlatan Abdullah Elçi, okuyanı adete bir film setine götürdü.

Abdullah Elçi’nin her kesin damağında, dimağında ve yüreğinde ayrı bir tat bırakan işte o “RAMAZANIN FOTOĞRAFINI, 
VESİKALIK DEĞİL, BOYDAN ÇEKTİM!”  başlıklı nefis yazısı. Hadi gelin birlikte okuyalım ve maziye dalalım.

‘Çok Eski Olmayan Urfa Ramazanları…’ 
Yavaş yavaş bir ramazan ayının sonuna doğru geliyoruz. 
Anlayacağınız, bi kınney kaldı, o gidecek, şimdilik biz kalacağız. 
Tabi bir daha karşılaşır mıyız karşılaşmaz mıyız bilinmez, taa ki gelecek yıl, kapımızı tekrardan çalana, benim adım ramazan, 
‘Ben geldim…’ Diyene kadar...
Sen kaç yaşındaysan, 
Ben o kadar yıldır, gidip gelirim, gerek beni tanıyasın…’
Tamam, tamam… Şimdi tanıdım seni Ramazan abey. 
Sen de haklısın, bir ay varım, on bir ay yokum, tabi ki beni unutursun. 
Her ne kadar, Üç aylar gelince, dil ucuyla; 
‘Ramazan da geliii… Bakalım ne edecağığ…’ 
Bak siye orucu getirdim.
Toplumda Ramazan denildi mi otomatikman oruç algılanıyor, oysa 
Ramazan, Kameri takviminde, yılın 12 ayından bir tanesinin ismi… Recep, Şaban, Muharrem vs. ayları gibi…
Oruç yaptığın ibadetin adıdır, ramazan içinde bulunduğu ayın adıdır. 
Her ikisi öyle iç içe geçmiş ki… Oruç desen, karşındaki hemen Ramazan… Ramazan desen, Oruç… Diyor, öyle anlıyor öyle biliniyor. Hatta çoğu kimse farkını bilmiyor veya farkında değil. 
Ne de olsa; oruç ramazanda tutulur, yıl içinde, her ay 10 gün beri gelir, bundan dolayıdır ki ramazan hareket halindedir, yerinde durmaz bir aydır, bu da Güneş takviminde değil de ay takviminden dolayıdır, ay takvimi dediğimizde, kameri takvimdir. 
Ay takvimi, güneş takvimine göre daha az sayıda gün barındırır.
Yılda aşağı-yukarı 10 gün falana tekabül eder, bu da yıllara göre ayların otomatikman ileri - geri oynamasına neden olur. 
Düşünsenize, her yıl aynı ayda oruç tutmuş olsaydık, hele ki bu da yaz aylarında, sıcaklığın 50 derece ve üstünde olduğu bir zaman da, böyle seyretmesi durumunda… 
Vay biz Urfalıların haline!
Bir zamanlar İstanbul’da oruç tutanlar, tuttuğu orucun bilincinde olanlar; 
‘Allah’ım bizi Urfa sıcağında oruç tutanların yüzü suyu hürmetine af et, orucumuzu kabul et…’ diyorlarmış! 
İhsan Şenocak Hocamın yalancısıyım! 
Bunu da o dönemin Ünlü Vaiz, kitleleri ardından sürükleyen, aynı zamanda iyi bir hatip olan, Timurtaş hocaya dayandırıyorlar, kendisi sıcak yaz günlerinde, verdiği vaazlarında, dile getirirmiş. 
Tabi o tarihlerde, şimdiki gibi klima yok, soğutma sitemleri yok, şimdilerde basit sayılan ve herkeste olan bir vantilatör bile yok. 
Böylesi bir ortamda, özelliklede yaz aylarında yaklaşık 18-19 saat, yemeden, içmeden duruyorsan bu büyük bir imtihandır. Durmayı bırak sabah işine, karına gidiyorsun, kimi beyin gücüyle, kimi beden gücüyle çalışıyor, yorgun argın düşüyorsun, yoruluyorsun, ter döküyorsun, şatır fırında, o kızgın ateşi önünde, ekmek pişiriyor, tepsi atıyor, tepsi çıkartıyor. 
En iyisi sen hesap et ben hesap etmeyeyim, sonra zararlı çıkarsın. 
Bu güneş krallığının payitaht olan şehirde, işte böylesine bir durumla karşı karşıya kalıyorsun, yanıyorsun, kavruluyorsun. 
Aklıma şimdi geldi, bundan yıllar önce, yaz aylarının ramazan gününde, bir turist, çarşı, pazar geziyor. Tabi Müslümanların kutsal ayını hesaba katmamış garibim, her yerin kapalı olduğunu, yemek için açık bir yerin bulunmasının imkânsız olduğunu, hesaba katmamış olacak ki... Adam gayrimüslim, bize varda, ona yeme içme yasağı yok ki... Nerden bilsin bu durumu. 
Yanlış hatırlamıyorsam, Yıldız meydanının orada mı, Kara Meydanının orada mı ne… Ulucami’den, Hüseyin paşadan cemaati dağılıyor. 
Yaşlı bir amca, bakıyor ki bir turistin etrafını, meraklı vatandaş sarmış, dayanamamış, o da turistin iskelesine yanaşmış, kalabalığın içerisinden, medeni cesareti ile ünlenen, o tanıdık, bildik tiplerden biri, Urfa şivesi İngilizcesi ile… Bu şiveyi bilirim, ben de bu şekilde şivekârım… Turiste bir şeyler soruyor, etraftakiler müdahale ediyor. Sonuçta amcada meraklı, nede olsa o toplumun bir bireyi, nakamusal alanın malı. 
Yaz ramazanı, oruç amcanın kafasına vurmuş, ağzı dili kurumuş, dayanamamış o da turiste bir parça göstermiş. 
Dönmüş turiste;
‘Diniyin kıymetini bıl ha… Halımızı görisen… İt elımızden ekmek almi…’
Tabi amcanın bu hali etrafta gülüşmelere neden oluyor, turist çarşı kalabalığında kaybolup gidiyor.
İşte böylesine de, renkli bir şehrimiz var, yaşlımızda, gencimizde, çocuklarımızda heneğin dibini bulmaya müsait, rebbim bu şekilde dizayn etmiş hemşerilerimi. 
Oruçlu insanlar, zuvakta, çarşıda, dükkân da, başlarına sıtıldan su tökerlerdi, bunu sık sık tekrarlarlardı, top atışını beklerlerdi. 
Ayılırlardı bayılırlardı, bayılır tekrar ayılılardı
Oruç mu onları tutardı onlar mı orucu tutarlardı bilinmez ama birbirlerini zorlarlardı! 
Urfalı yaz gününde, çata çata güneşe bakar veryansın ederlerdi, Nemrudu anarlardı. 
Güneşe görünmemek için kendini, gölgenin koyununa bırakır orada kalırlardı. 
Ya bir him dibinde, 
ya mağara içinde, 
ya zerzembede, 
ya da bedestende 
halı satan bir tükkende kıvrılırlardı, 
bir sağa bir sola döner 
akşama çin öylecene kalırlardı.
Ulucamıdan top atılır
Dualar edilir
İftarlar açılırdı. 
Sahura kalkılır 
Ezanla birlikte son lokmalar ağıza atılır
Tas tas sular içilirdi
Camilerde seher cüzü dinlenirdi 
Ardından, sabah namazı eda edilirdi. 
Öğle namazı, 
ardından cüz 
Bir de ikindi namazında cüz olurdu. 
İsteyen Mushaf’tan takip eder, 
isteyen sadece dinler tespih çekerdi. 
camiler tıklım tıklım dolurdı, 
önceden rahlelerin üzerine 
Kuranı kerim konulurdu, 
kimseler almasın, belli olsun diye…  üzerine mendil bırakılırdı.
Kimi öğle cüzünde olurdu, 
Hasan padişah caminin avlusunda, 
çınar ağaçlarının gölgesinde, 
Kutsal kitabı göğsünde, 
ayaklarını suya daldırırdı, 
öyle cüz dinlerdi. 
Ara ara su da 
Tek tük Herrahmanın balıkları olurdu
Kaptırmış kendinu suya
Keyf bu ya… 
Cüz dinleyen birilerinin ayaklarını kıdıklardı. 
o da nazargahı ilahiyye gözü ile 
onlara bakardı, 
onlara gülümserdi. 
Bazıları henek ederdi,
balıklarla konuşurdı.
Yanında ki;
Oğlım balık konuşur mu? Dediğinde… 
‘Balık beni anlamazsa, halık anlar… Derdi. 
Tepkisine devam ederdi 
Bak! ayağımı kıdıklama, cüz dinliyem… dikkatımı dağidisan… Biraz aşağı da Mıhey var, o da cüz dinli,  get onun ayaklarını kıdıkla… Derdi.
Dergâh hafızlarının okuduğu kuran tilavetinin sesi, taa Hasan Paşadan duyulurdu. 
Artık kaç oktav, ne kadar desibelse bilmiyorum… Bu konuda cahilem.
O davudi sesler, tizler, baslar… 
Birbirimize; ‘he babo he...’ derdiğ
Her hafız kuran, 
Kuraennimee sırasını bilirdi. 
Birinin süresi bitince 
Ötekisi içeri girdirdi. 
Hafızefendiler bir camide değil, birkaç camide mukabeleye giderdi.
Sektirmeden cami cami gezerlerdi, 
Sıralarına yetişirlerdi. 
Çok uzun yıllardır Hasan paşa da Öğle cüzü olurdu 
İkindi vaazın de, derviş Hoca Kürsüye kurulurdu. 
Camı ağzına kadar dolurdu. 
Derviş Hoca kendine has üslubu ile vaaz eder, ara ara cemaati güldürür, çokça korkuturdu. 
Allah var, büyük günahlara karşı uyarırdı, sık sık cehennemi hatırlatırdı. 
İbrahim’in ülkesinde, din Hanif’ti, 
İbrahim Babamızın doğdu mağara, 
gün içinde ziyaretler edilirdi, 
namaz vakitlerinde ziyaretçiler kapatılırdı.  
Urfa da Yaz günlerinde  
Nemrut ataşı yandırırdı 
Akşamları 
İbrahim’in üzerine esen 
Serin rouzgar olurdu. 
Rabbimiz biz Urfalıları bildiği için, 
Güneşe;
‘Ey güneş! İbrahim’in hemşerilerinin üzerine serin ol… Demezdi çünkü güneş güneşliğini, serin serinliğini yapardı.
Herkes kendi işine bakardı, 
emredileni yapardı. 
Lokantalar ramazanda açılmaz, 
fırınlar gündüz kapalı olurdu, 
ikindiye doğru açılırdı. 
Hurraaa tepsiler fırınlara yığılırdı, 
lahmacunlar tezgaha dizilirdi. 
Ekmekler mi?
onlar önceden yapılırdı, 
Açık ekmekler komşumuz kırtık Fexonun boyunda olurdu. 
Meyan şerbeti bitkisinin hoş kokuları arasında ataş tutuşturulurdu, Ekmek ocakta bişer bele mis kımın kokağrdı. 
Unun kepeğini henüz çalmamışlardı pardon almamışlardı, 
onun için ekmeğin rengi esmerdi 
tıpkı bu şehrin esmer yüzlü insanları kimin… 
Urfalılar damda sahura kadar buldularsa çay mırra içer sohbet ederlerdi. 
Çarşıya çıkanlar, Filiz çayevinde Gümrük Hanında, Boyahana da, Kavafhana çarşısında ki çay ocaklarında,  kaçak çay içip, muhabbetin dibini bulurlardı.
Herkes kendi renginde herkes kendi ahenginde… 
Bir de köşe başına kurulmuş 
seyyar ciğerci tezgâhları vardı
ramazan ayını dört gözle beklerlerdi 
kimi gündüz Kamu kurumunda odacı, memur vs.
kimi gece ciğerci 
bir köşe başında 
loş bir ışığın altında, 
ciğer yellerdi
iftardan sonra 
ciğer ritüeli başlardı 
her biri birer Apaçi çadırı kimin dumanlar çıkarırdı, 
mis kımın ciğer kokuları 
nasılda etrafa yayılırdı… 
o dumanlar 
o kokular yayıldıkça 
oradan geçenler bilabedel dellenirdi!
Ciğerler yellenirdi babo ciğerler!
Dumanı ve kokuya maruz kalanın halı pek de yamandı! 
Her biri 50-100 metre bir mesafe ile 
Asfalta, kaldırıma sarkmış 
seyyar ciğerci tezgâhları vardı. 
Yakında ki işyerlerinin birinden alınan elektrikle, 
5-10 ampul ışıl ışıl yanardı, 
tezgâhı bu şekilde aydınlanırdı. 
Elektriği olmayan, alamayan 
lüks lambasına talim olurdu. 
O son dumana maruz kalan iflah olmazdı
Çernobil de, radyasyonuna maruz kalıp, iflah olmayanlar gibi olur çıkardı. Ele bele, bir ciğerciye çökmek zorunda kalırdı.
‘Ağeyyy…. hele biye 10 şiş ciğer çek… ama yarım ekmeğe ha….’ Der ültimatomu en üst perdeden verirdi. 
Ciğercide döner;
Babo… 10 şiş, yarım ekemeğe çok ha… ekmeğe sığmaz… tökülür…
Babo sen çekkkk… ben ele istiyem…. Siyene tökülü, möküli...!
Şişi ekmeğin arasına mı bırakım, çekim mi?
Çek çek…A bele hah…
Hele biye 10 şiş daha yarım ekmeğe çek… canım bele isti…. 
Ciğerci Ocağa 10 şiş daha sürur… Duman etrafa yayılır, ciğerci kömürü ikide bir üfler, duman Karadeniz yaylalarına çöken sis kimin, etraf çöker… vayy lımıney!
Ağamızın ağzı tam yanamamış olacak ki… Arkadan dolanıp ciğerciden iki puan daha almağın hesaplarını yapar.
Ağeyyy… Bu isodi boş ha… Buna verdiği paraya yazık… La bu nasıl isot,  kıdıklamadı bile… Emmo… Yoksa bu Bursa isodumıydı biye verdi… 
Bak bu sefer isot, hesso Urfa isodu olsun… Yoksa senden çekişirem! 
Bu ne lo… Bize Bülent Ersoy’un yediği isottan mı vermişsen… 
İmparatorun yediği isot kımın olsun babo… soyna İbi ağamıza eyip olur… Bu ne la bele… Bele isot mu olur… Bak hele hşşttt… Bele nammıslı bi isot pişir, beni lal etsin!
Teravih kılıp dağılan cemaatin ağzı gözü eğilirdi. 
Hele bir de Ulucami’de cüzle kılınan teravihten çıkmışsansa… 
Ele şimdi ki Suriyelileri gibi sekiz rekât kılıp fırt camıdan kaçım yok… 
Bele essehlidı, o zaman ki zakirler şimdiki mevlithan gruplarına taş çıkartırdı ele bir sesleri vardı ki... 
Suphanallah… elhemadulliha… vela…. 
Nurul Huda dediler mi… ovmadığımız, mesetmediğimiz, elimizi gezdirmediğimiz heç bir aza ve uzvumuz kalmazdı.
Sesleri… bele yeri ğöğü inledirdi. 
Çoğu zaman cemaatte buna eşlik eder, camiyi bele ingildedirlerdi. 
O zamanlar klima falan olmadığı için, cami avluları tertemiz yıkanır, hasırlar bir güzel serilir, teravihe başlanırdı. 
Cami avlusunun, cemaatin kullandığı çıkış kapsısına yakın bir kenarına teştlerde, leğenlerde buz kımın su olurdu, hali vakti iyi olmayan bir iki kalıp buz alır suya atardı, daha iyi olanlar şerbetleri sebil ederdi, bu şekilde sevap ve dua alırlardı. 
Yaz aylarında yenilen ağır yemekler, teravihle eritilir, buz kımın sular içilir;
‘babasına rahmet…’ denilerek, hayır sahibine minnettarlıklarını bu lakırdı ile bildirirlerdi.
Bayrama yakın, Çarşı Pazar insan kalabalığına boğulurdu. 
Bayram alışverişler yapılırdı.
Yoğunlukla, Karameydanından, Ağarbaşına doğru, asfalta yola, kaldırımın tamamına, envaı çeşit, şekerler, lokumlar, çikolatalar vs. el arabalarında, dükken önlerinde seyyar tezgâhlarda satılırdı. 
Anneler çocuklarına elbise bakardı,
Babalar çocuklarına ayakkabı alırdı. 
Satıcıların sesi bir birbirine karışırdı.
‘Gel… Gel… Gel vatandaş gel… Malın iyisi burda… Ucuzluğa gel…’ deyip
Müşteriyi bu şekilde çağırılardı. 
Özelliklede; 
Şerefe, Arefe günleri, 
Çarşı Pazar tıklım tıklım olurdu. 
İğne atsan yere düşmezdi 
Anca o kadar kalabalık olurdu. 
Sabah ezanına kadar bu böyle devam ederdi, 
Gece geç saatlerde anca el ayak çekilirdi…
İşte bayrama, bir zamanlar Urfa da, böyle girilirdi. 
O günler an, 
hasret duy 
özlemle….