Şanlıurfalı Uz. Dr. Müslüm Sunay'ın Aktürk haberde aktardığı iki farklı hekimlik anısı şöyle;
"Urfa’da çalıştığım yıllarda, hekimlik hizmetlerimizin bir parçası da hastaların evlerine veya kaldıkları otellere gitmekti. Balıklıgöl, Harran harabeleri, Göbeklitepe ve Halfeti gibi tarihî ve turistik zenginlikleriyle Şanlıurfa, yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çeken illerimizin başında geliyordu.
Bir gün Şanlıurfa merkezde bulunan dört yıldızlı turistik Harran Oteli’nden telefon geldi. Yabancı bir turistin hastalandığını ve kendisini muayene etmek için otele gelmemi rica ettiler.
İngilizce bilen oğlum Özgür’ü aradım. Otelde yabancı bir hastanın bulunduğunu, acilen Harran Oteli’ne gelmesini istedim. Ardından telefonu kapatıp yola çıktım.
Kısa bir süre sonra otele vardım. Ancak Özgür henüz gelmemişti. İngilizce bilen bir otel personeliyle asansöre binerek hastanın odasına çıktık.
Hastaya, “Hayrola, şikâyetin nedir?” diye sordum.
Otel personelinin tercümanlığına bile gerek kalmadan hasta, eliyle ağzını ve poposunu işaret ederek derdini anlatmaya başladı:
“Gitmek Harran, içmek ayran, cırt cırt cırt!”
Durum anlaşılmıştı. Hemen Özgür’ü aradım:
“Oğlum, gelmene gerek kalmadı!” dedim.
Demek ki turist Harran’a gitmiş, orada ayran içmiş ve ardından ishal olmuştu. O yıllarda Şanlıurfa’da ve hijyen koşullarının yetersiz olduğu bölgelerde tifo ve dizanteri gibi bulaşıcı hastalıklarla sık karşılaşıyorduk.
Hemen reçetesini yazdım, gerekli serumların takılmasını sağladım. Neler yiyip içmesi gerektiğini de anlattıktan sonra hastanın yanından ayrıldım.
YABANCI DİL BİLMEK ŞART!
Türkiye’de yabancı dil eğitiminin neden yeterli düzeye ulaşamadığını hâlâ merak ederim. Doktor olmama rağmen yabancı bir dili iyi konuşmayı çok isterdim. Başka ülkelerde insanlar en az iki üç dil bilirken, bir turist karşısında İngilizce konuşamamak beni gerçekten utandırırdı.
Kurslara gittim, uğraştım, çabaladım ama bir türlü istediğim seviyeye gelemedim.
90’lı yılların başında yine bir gün Harran Oteli’nden telefon geldi:
“Hocam, çok acil bir hastamız var. Lütfen çabuk gelir misiniz?”
Telefonu kapatır kapatmaz arabaya atladım ve beş dakika içinde otele vardım. Resepsiyona, “Hasta nerede?” diye sordum. Yine İngilizce bilen bir otel personeli eşliğinde hastanın odasına çıktım.
Mark isimli Fransız hastayı muayene ettiğimde, klinik bulgular kalp krizi geçirdiğini düşündürüyordu. Hemen yanımda taşıdığım dil altı ilacını verdim.
“Bu ilaç dilinin altında kalacak, sakın yutma. Seni hemen hastaneye götüreceğiz.” dedim.
Ancak hasta ilacı kabul etmek istemiyor, hastaneye götürülmesine de direniyordu. Israrla aynı şeyi söylüyordu:
“Fransa’daki doktorumla hemen görüşmeliyim! Hemen görüşmeliyim!”
Bunun üzerine araya araya hastanın doktoruna ulaştık. Konferans telefonuyla Fransa’daki kardiyolog, tercüman ve ben görüşmeye başladık.
Kardiyoloğa hastanın kalp krizi geçirdiğini düşündüğümü ve vakit kaybetmeden koroner yoğun bakıma alınması gerektiğini anlattım. Kardiyolog daha sonra hastaya döndü; durumunu tek tek açıkladı ve bana güvenmesini söyledi.
Ardından hastaya şu sözü verdi:
“Dört saat içinde senin yanında olacağız.”
Telefon kapanır kapanmaz hastayı hastaneye götürerek yatırdık. Cihazlara bağladık, durumunu kontrol altına almaya çalıştık. Başından bir dakika bile ayrılmadan tedavisini takip etmeyi sürdürdük.
Akşam saat 20.00 sıralarında telefonum çaldı. Arayan, Fransa’daki kardiyologdu.
“Şanlıurfa Havalimanı’nda gece aydınlatması yetersiz olduğu için uçağımızın inişini gerçekleştiremiyoruz. Bu nedenle Gaziantep Havalimanı’na ineceğiz. Yarın sabah erkenden Şanlıurfa’da yanınızda olacağız.” dedi.
Sabah saat 08.00 civarında hastaneye geldiler. Dört kişilik bir ekipti. Kardiyoloğun yanında bir pratisyen hekim, bir hemşire ve bir personel bulunuyordu.
Hep birlikte hastanın yanına gittik. Yeniden EKG çektiler. Ardından hastanın sedyeden düşmemesi için onu kemerlerle dikkatlice sabitlediler.
Kardiyolog bana teşekkür etti ve ayrılmaya hazırlandı. Tam o sırada kendilerine merak ettiğim bir soruyu yönelttim:
“Bu hasta Fransa’da bakan mı, müsteşar mı?”
Aldığım cevap karşısında şaşırıp kaldım:
“Hayır, bu hasta bizde yalnızca işçi emeklisi olarak görünüyor.”
Yanımdaki hemşire hanıma dönerek şöyle dedim:
“Adamlar kendi sade bir vatandaşına bile nasıl sahip çıkıyor!”
Bir düşünün… 80 yaşındaki bir işçi emeklisi için Fransa’dan dört kişilik sağlık ekibi gelmiş, kardiyoloğu hastasının başında bulunmak üzere ülkesinden kalkıp Şanlıurfa’ya kadar gelmişti.
İNSANLIK DERSİ…
Aradan yaklaşık bir saat geçti. Şanlıurfa’nın küçük havalimanından kalkan ambulans uçak, hastanenin üzerinden gökyüzüne doğru yükseliyordu.
Mark’a ve bütün ekibe el salladım. İçimden gelen duygularla onlara şöyle seslendim:
“Güle güle gidin! Ey insanlık, yolunuz açık olsun!”
Sonra polikliniğe doğru yürümeye başladım.
Aradan yıllar geçti ama o gün yaşadıklarım hafızamdan silinmedi. Bir tarafta yabancı dil bilmediğim için yaşadığım mahcubiyet, diğer tarafta bir ülkenin sıradan bir vatandaşına gösterdiği özen…
O gün bir kez daha anladım ki insan hayatına verilen değer, ülkelerin gelişmişliğini gösteren en önemli ölçülerden biridir.





