Mehmet Rehavi yüzlerce kerpiç kubbeli evleri fotoğrafladı ve gözlemlerini sosyal medya hesabından yazdı.
Mehmet Rehavi "Toprağın Hafızası, İnsanın İhaneti" başlıklı yazısında şu görüşlerine yer verdi;
Bugün Halep’in güneydoğusunda, Cebel el-Hass Platosu’na bağlı Kuneytrat köyünden geçtim. Bozkırın ortasında yüzlerce kerpiç kubbe, gökyüzüne çevrilmiş suskun başlar gibi yan yana duruyordu.
Cebel el-Hass; kuzeyinde Sefire ve Cebbûl Gölü, doğusunda Suriye Çölü, güneydoğusunda Cebel Şebîs bulunan, yaklaşık 60 kilometre uzunluğunda ve 30 kilometre genişliğinde volkanik bir platodur. Bazalt taşları, kırmızı toprağı ve kurak iklimiyle şekillenen bu coğrafya, yüzyıllar boyunca tarım ve hayvancılıkla geçinen topluluklara ev sahipliği yaptı. Buğday, arpa, bakliyat ve kimyon yetiştirildi; bölge bir dönem Halep’in başlıca buğday kaynaklarından biri oldu.
Fakat Cebel el-Hass’ın tarihi, görünen bu kubbelerden çok daha eskidir.
Bölgede yapılan arkeolojik araştırmalar; Orta Taş Çağı’ndan Kalkolitik, Tunç ve Demir çağlarına, Roma, Bizans, Emevî ve Eyyûbî dönemlerine kadar uzanan kesintili fakat son derece köklü bir yerleşim geçmişini ortaya koydu. İngiliz arkeolog Maxwell-Hyslop’un 1930’larda başlattığı yüzey araştırmalarını, 1980’lerde ve 1997–2000 yılları arasında gerçekleştirilen çalışmalar izledi. Cebbûl çevresinde 12–15 bin yıl öncesine uzanan geçici yerleşim izleri; plato boyunca höyükler, dolmenler, kuyular, mezarlar, kiliseler, zeytin işlikleri, su toplama yapıları ve eski tarım terasları tespit edildi.
Özellikle Roma ve Bizans dönemlerinde Cebel el-Hass’ın yoğun biçimde iskân edildiği; köylerin, çiftliklerin ve önemli yerleşim merkezlerinin bu coğrafyaya yayıldığı anlaşılıyor. Bugünkü köylerin birçoğu da eski yerleşimlerin kalıntıları üzerine kurulmuş durumda. İnsan burada yalnızca toprağın üzerinde yaşamamış; çağlar boyunca kendi hayatını önceki hayatların üzerine inşa etmiş.
Kuneytrat’taki kubbeli evler de bu uzun sürekliliğin son halkalarından biridir.
Yaklaşık iki asırlık bu yapılar yalnızca toprak, saman ve bazalt taşından yapılmış evler değildir. Kuşaklar boyunca insanlar bu kubbelerin altında doğdu, büyüdü ve öldü. Ocaklar burada tüttü, ekmek burada bölüşüldü; düğünlerin neşesiyle yasların sessizliği aynı duvarlara sindi.
Tek kubbeli evler yaklaşık 12 metrekarelik bir yaşam alanı sunarken, aralarında duvar bulunmayan bitişik iki kubbeli yapılar yaklaşık 25 metrekareye ulaşıyordu. Az malzemeyle kuruluyor, yazın serin, kışın sıcak tutuyordu. Bu mimari, bir mimarın masasından değil; toprağı, rüzgârı, kuraklığı ve yoksulluğu tanıyan insanların kuşaklar boyunca biriktirdiği tecrübeden doğmuştu.
Her kubbe, insanla coğrafya arasında imzalanmış sessiz bir anlaşmaydı.
Ancak bölge yalnızca kuraklıkla mücadele etmedi. Yeraltı ve yüzey sularının yetersizliği, tarımın yağmura bağımlı olması, geçim kaynaklarının azalması ve işsizlik, yıllar boyunca pek çok insanı çalışmak için göçe zorladı. Modern betonarme evlerin yaygınlaşmasıyla kubbeli yapılar yavaş yavaş terk edilmeye başlandı.
Ardından savaş geldi.
Ocak 2018’de rejim güçlerinin Rusya ve İran destekli saldırıları sırasında yüz binlerce insan evlerinden ve köylerinden koparıldı. Evlerini sırtlarında taşıyamayanlar, hatıralarını geride bırakarak göç yollarına düştü. Sahipleri gidince kubbelerin kapıları açık kaldı; ocaklar söndü, avlular sessizleşti. Bakımsızlık, bombardıman ve zaman, geride bırakılan bu köyleri yavaş yavaş aşındırdı.
Bugün buradan geçerken bir köyden değil, tarihin açıkta bırakılmış hafızasından geçtim. Bazı kubbelerin tepeleri çökmüş, bazılarının gövdeleri yarılmıştı. Fakat yüzlercesi hâlâ ayaktaydı.
Savaşa, zorunlu göçe, bombardımana ve yıllarca süren terk edilmişliğe rağmen…
İnsanı asıl sarsan da buydu:
Evler, insanlarından daha uzun süre direnmişti.
Her kapı karanlık bir boşluğa açılıyor. Fakat o karanlığın içinde hâlâ birilerinin çocukluğu duruyor: Bir annenin tandır başındaki sesi, bir ihtiyarın duvara yaslanan gölgesi, artık dünyanın hangi köşesinde yaşadığı bilinmeyen bir çocuğun ilk adımları…
Bu kubbeler boş değil; yokluğa mahkûm edilmiş hayatlarla dolu.
Buradan geçerken aklıma Harran düştü. Aynı toprağın, aynı iklimin ve aynı kadim mimari geleneğin çocukları olan Harran kubbeleri…
Cebel el-Hass’ta savaş ve işgal yaşandı; buna rağmen yüzlerce kubbeli ev hâlâ direniyor. Harran’da ise ne savaş vardı ne bombardıman ne de zorunlu göç. Buna rağmen geriye birkaç göstermelik yapı kaldı.
Suriye’de kubbeleri savaş yaraladı.
Harran’da ise onları ihmalkârlık, beton ve hafızasızlık yok etti.
Bir tarafta insanlar yurtlarından sürüldüğü için evler sahipsiz kaldı. Diğer tarafta insanlar kendi yurtlarında yaşarken geçmişlerine sırt çevirdi. Savaşın yıktığına ağıt yakmak kolaydır; fakat barış zamanında kendi ellerimizle kaybettiklerimizin hesabını kime soracağız?
Bugün Cebel el-Hass’ın kubbeleri bana şunu söyledi:
Bir yapıyı ayakta tutan yalnızca kerpiç değildir; onu hatırlayan insandır. Bir halk, geçmişini korumayı bıraktığı gün evlerinden önce hafızasını kaybeder.
Bu kubbeler hâlâ ayakta. Fakat onları kuran hayat artık burada değil. Göğe uzanan her kubbe, dönmeyen sahiplerini bekleyen topraktan bir nöbetçi gibi…
Belki de bir medeniyetin sonu, binalarının yıkılmasıyla başlamaz.
İnsanların, o binalar yıkılırken hiçbir şey hissetmemesiyle başlar."




