İngiliz gezgin Rıchard Pococke'nin 1738 yılındaki Urfa’yı şöyle anlatıyor; “Urfa, iki tepenin bir kısmına ve aralarındaki vadiye, daha güzel görünen ince bir ovanın güneybatı köşesinde inşa edilmiştir, çünkü etrafındaki diğer tüm kısımlar kayalık veya dağlıktır; şehir, yaklaşık üç mil, antik surlarla çevrili, kare kuleler tarafından korunuyor. Kuzey tarafında, batıdan gelen bir kış selinin yatağı gibi görünen çok derin bir hendek (Karakoyun Deresi) vardır; bu hendeğin doğusunda derin olmayan çoğu bataklık bir zemin var. Kalenin üzerinde durduğu tepe güneydedir. Şehrin bazı bölümleri, iyi düzenlenmemiş olsa da hoş görülebilir bir şekilde iyi inşa edilmiştir. Harika güzelliği, iki tepe arasında ve şehrin tam surlarında çok miktarda yükselen bazı güzel kaynaklardan oluşmasıdır.
Bu kaynaklardan biri ince bir dikdörtgen kare su havzası oluşturacak şekilde sınırlandırılmıştır. Çok berrak ve içi sürü halinde yüzen ve Müslümanlarca yakalanmasına izin verilmeyen balıklarla doludur. Güneyinde bir yürüyüş alanı ve kuzeyinde ise çok güzel bir camii (Rızvaniye Camii) vardır ve camiye ait avlu ve su arasında açık bir sütun dizisi vardır. İbrahim'in oğlunu kurban ettikten sonra buraya geldiği ve onun bu alana gelişi üzerine bahar gülünün açtığına dair bir hikâyesi var. Caminin bir bölümü çok kutsal sayılır ve herhangi bir Hristiyan’ın içine girmesi için izin almak çok zor olmuştur.
Bu gölün güneyinde az ötede, aynı şekilde balıklarla dolu düzensiz bir su havuzu vardır (Aynzeliha Gölü). Her birinden şehrin içinden doğuya doğru akan ve ortak kullanımlara hizmet eden ve bahçeleri sulayan bu sular şehirden geçerken çok canlıdır. Bu sular şimdi ark (suyolu) olarak adlandırılıyor ve eskilerin ünlü Kallirhoe'si olmalı ve muhtemelen, daha sonra bir yazar tarafından bahsedilen ve şehrin surlarını yıkmış olan Skirtos Nehri (Karakoyun) olmalıdır.
Kale, şehrin güney tarafında, güneye doğru uzanan bir tepeler zincirinin başlangıcında yer alır: Tırmanışı çok diktir ve üç tarafında kayadan kesilmiş derin bir hendek vardır. Kalenin çevresi yaklaşık yarım mil, ancak kaideleri sağlam olan iki çok azametli korint sütunun dışında kayda değer bir şey yok. Sütunlar, her bir ayağı 6 inç (15,24 cm) kalınlığında 25 taştan oluşuyor. Onlar muhtemelen herhangi bir büyük tapınağa ait revak kalıntılarıdır.
Kaleden şehrin çok güzel bir görünümü var; sular, bahçeler ve kuzeye doğru ince ova her açıdan çok çekici bir yer haline getirir. Kalenin güneyindeki tepeler daha yüksektir. İçlerinde kayda değer bir şekilde kesilmiş çok sayıda kaya mezarı vardır ki, bu antik çağlarda çok kalabalık bir şehir olduğuna dair bir kanıttır.
Bazı din tarihçileri Edessa kralı 5. Abgar'ın İsa’ya bir mektup gönderdiğini ve şaşırtıcı bir hikâyesi olan şehre yakın bir kuyunun bulunduğunu; İsa’nın cevabıyla geri dönen kuryenin eşkıyaların saldırısına uğrayıp mektubu bu kuyuya bıraktığını ve o zamandan beri suların, özellikle tamamen kokuşnuş olan ve cilt hastalıklarında olağanüstü bir etki gösterdiğini yazarlar. Burada Abgar adlı Edessa krallarının birkaç sikkesi, tacı veya çok özel biçimli başlığı vardır.
Mezopotamya'nın tümünü değil de sadece en büyük bir bölümünü yönetmese de bu kale paşanın ikametgâhıdır, ancak batısındaki Anteb kadar önemli bir şehirdir. Burası, bu bölgedeki bütün şehirlere önemli bir mesafesi olan tek şehir olduğu ve İran'a doğru büyük bir yolu bulunduğu için burada büyük bir ticaret var. Türkiye'ye deriyi burada hazırlıyorlar, daha önce ünlü olduğu için özellikle sarı çeşidini.”
(Tercüme: S.Güler)
(Kaynak: Richard Pococke, , A Description of the East and Some other Countries, Vol. II, Part I., Observations on Palestine or Holy Land, Syria, Mesopotamia, Cyprus and Candia, London, 1745, sayfa 158-164)




