Burada satılan şey çoğu zaman eşya değil, düşen alım gücünün gündelik hayata bıraktığı tortudur.
Kent merkezlerinde “prestij belediyeciliği” yapılırken, şehrin gerçek dolaşımı taşlık ve çamurlu alanlara sürülüyor. Çünkü modern şehir yönetimi artık insan yoğunluğuna göre değil, görünürlük ekonomisine göre çalışıyor. Neresi fotoğraf veriyorsa oraya yatırım gidiyor; neresi yoksulluğu görünür kılıyorsa orası kaderine bırakılıyor.
Urfa bit pazarı tam olarak böyle bir yerde duruyor.
Şehrin dışına itilmiş, altyapısız, düzensiz bir boşlukta; binlerce insan kendi ekonomisini ayakta tutmaya çalışıyor. Yağmur yağınca çamur, güneş açınca toz… Ne su var ne tuvalet ne de insani bir planlama.
Ama asıl mesele fiziksel eksiklik değil.
Asıl mesele, yoksulluğun artık yönetilmesi gereken bir sorun değil; alışılması gereken bir manzara olarak görülmesi.
Bugün belediyecilik, halkın gündelik hayatını kolaylaştırmaktan çok vitrin üretmeye dönüşmüş durumda. Kent estetiği konuşuluyor ama kent adaleti konuşulmuyor. Oysa bir şehrin seviyesi AVM’lerinden değil; bit pazarına nasıl davrandığından anlaşılır.
Çünkü bit pazarı, şehrin en çıplak sosyolojisidir.
Burada sınıfsal kırılma da görünür olur, ekonomik daralma da, sistemin kimi merkeze alıp kimi kenara ittiği de.
Ve insan ister istemez şunu soruyor:
Binlerce insanın kullandığı bir alanı insani koşullara kavuşturmak gerçekten kaynak meselesi mi; yoksa mesele, buradaki insanların şehir hafızasında artık “önemsiz nüfus” olarak görülmesi mi?
(Yazı ve Fotoğraf: Mehmet Rehavi)





